Olmadık Şeyler Düşünürken Buluyorum Bazı Bazı Kendimi


Bazen en olmadık yerlerde çok gereksiz mevzular hakkında ciddi ciddi düşünürken buluyorum kendimi. Geçenlerde tiyatroya gittik arkadaşlarla, oyundan önce cep telefonlarının kapatılmasını rica eden anons yapıldı. O an fark ettim ki; kim olduklarını hatırlamadığım bir sürü adam ve kadının isimleri ve telefonları kayıtlı rehberimde. Hatırlayacağımı sandığımdan ya da bir daha görüşeceğime dair bir inancımdan olsa gerek “bilmem nerede tanıştığım ebleh adam” ya da “filanca yerde tanıştığım koca memeli kız” gibi asal bilgileri kaydetmemişim telefon rehberime. Zaten bu tarz bilgiler için yeterli alan da mevcut olmaz rehberlerde. Şehre yeni geldiğimde, ev tutana kadar kısa bir süreliğine öğretmen evinde ikamet ettim. Orada akranım sayılacak yaşlarda, şehre benim gibi iş için gelmiş bir adamla tanıştık ve zoraki de olsa biraz vakit geçirdik. Vedalaşırken de adam bana iş için şehre sık sık gelmeye devam edeceğini falan söyledi. Ben de geldiğinde mutlaka aramasını falan söyledim misafirim ol dedim herife nezaketen. Telefonlar alındı, verildi iyi niyetler sunulup ayrılındı. Lakin ben adamın adını hatırlamıyorum. Telefondaki hatırlamadığım bir çok isimden herhangi biri olabilir. Şimdi bu adam beni arasa dese ki; nasılsın bilmem ne görüşelim birader falan… hoppala… bu isim kim bilir kim? Ben mesela, böyle birini arasam adam da beni hatırlamasa, çok bozulurum o hatır, gönül bilmez danaya. Bu şekilde arayan bir kadın olduğunda iş daha kolay. Zira “eeee? Nasılsın görüşmeyeli? Neler yaptın?” gibi bir soru karşısında, daha o gecenin sabahından ya da hikayenin ta en başından anlatmaya başladıkları için, tekstten bir şekilde kim olduğunu çıkarabilirsin bu hatırlanmaya gerek görülmemiş şahsiyetin. Kadınlar konuşurken detay vermeye ve uzun konuşmalarına bayılırlar. Seyrek de olsa işe yarıyor işte.

Yine geçenlerde arabada aklıma geldi. İşe giderken yolda kısa bir tünelden geçiyoruz. Kısa ve içi kafi miktarda aydınlık bir tünel bu. Yine de arkadaş farları yakmam konusunda uyardı beni. Kırmadım onu daha doğrusu, şimdi bu kadar kısa ve gereksiz bir durum için polemiğe girmeye üşendim yaktım farları. Sonra o anda birden aklıma geliverdi. Karanlık diye bir şey yok ki. Karanlık dediğin şey, az ışık ya da hiç ışık. Bir şeyin azlığı için yeni bir kavram üretip, bir de ona zıtmış gibi yeni bir anlam yüklemek niye? Bir şeyin, başka bir şeyin zıttı olabilmesi için “var” olması gerek. Örneğin; acı ve tatlı. Her ikisi de var. Ve bunlar zıt. Oysa karanlık diye bir şey yok. Karanlık dediğimiz bu gereksiz tanım zaten bir olmama durumu. Aynı şey soğuk için de geçerli. Soğuk; görece az ısı enerjisine sahip olma durumunu tanımlar. Eyvallah tanımlasın. Hadi karanlık diye bir şey de olsun. Ama zıtlık niye. Yani bir tabakta 3 leblebi diğerinde bir kilo olunca bu iki tabak zıt mı oluyor. Hayır az ve çok oluyor. Zıtlık çok ciddi bir felsefi sorun aynı zamanda. Yani bu zıtlık ve çelişki durumuna, yin yang dan tutun da diyalektiğe hatta teolojiye pek çok yerde rastlayabiliyoruz. Doğayı ve hayatı zıtlıklar ile algılamaya meyilliyiz familya olaraktan. Bunun nedeni sanırım nefret diye bir duyguya sahip olmamız. Nefret, sevgisizlikten öte bir duygu, bir kavram. Bir şeyi ya da bir kimseyi hiç sevmemekle ondan nefret etmek farklı şeyler. İşte bu temel duygunun güdüsüyle doğayı ve hayatı, iyi-kötü aydınlık-karanlık gibi kesin çizgilerle ayırıp kendimiz için hem basitleştiriyor hem de sorumluluğu üstümüzden atıyoruz. Kuzey buz denizinde soyu tükenmeye yüz tutmuş balinaları avlayanlar gözü dönmüş cani katiller. Ve o balinaların yağlarından yapılan kozmetikleri kullanan bizler ise suçsuz masum ve iyi insanlarız. Biz her zaman iyiyiz hep iyiydik. Kötü olan hep başkaları oldu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder